jenny owen youngs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jenny owen youngs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2010 Cumartesi

Yüz Kırk İkinci Yazı a.k.a. J.O.Y.

Formspring'inde "If you could make a super group of musicians from various bands or solo projects, who would be in your band?" sorusuna "Wait wait Dave - are we talking people I KNOW or people I don't know? Like... My friends, or The Dead Weather?" diye cevap verdiği için şimdi onu daha çok istiyorum sanırım... Dammit!

17 Nisan 2009 Cuma

On Üçüncü Yazı

Ey İstanbullular, hepiniz çıldırdınız mı?! Çarşamba akşamı İstanbul'a vardığımda üstümde bildiğimiz kapüşonlu, fermuarlı bir şey ve Adidas'ın eşofman(eşofman?!) üstü şeysi vardı... Şundan:

Neyse efenim teyzemle buluştuk servisten indiğim yerde... Kabanın yok mu dedi bana... Kaban?! Bu Havada... Hava çok soğuk falan dedi... Bunları söylerken üstünde de kaban var... Neyse... Bugün Evrim'den dönüyorum... Tişörtleyim ve terliyorum... Kısa kolluylayım yani... Ve yanımda kabanlı falan insanlar vardı! Nasıl bir şehir bu İstanbul?!

Neyse geçiyorum bunu... Dün çıktım evden, dolmuşa bindim... Ordan vapurla karşıya geçtim... Tünel'e bindim, İstiklal'e gittim falan... Ordan bi de hop, tramvayla yukarı çıktım... Biraz da yürüdüm Evrim'e gidiyorum... Kendisi kuzenim olur... O sırada kendi kendime diyorum ki "lan ben o kadar para neyin verdim, bir de üstüne yürüdüm... Ne için?? Kuzenime gidiyorum... Konsere geçeceğiz ordan da..." Sonra Ankara'yı ne kadar çok sevdiğimi anladım... "Maksimum 2.20 TL vererek güzel Ankaramın her yerine gidebiliyorum... Canım yaa..." dedim sonra... "Fak İstanbul!" falan da dedim...

Ben bunları düşünerek yürüyorum işte... Bir yandan da yanlış hatırlamıyorsam "Fungu - Little Black Dress" dinliyorum, bir de yemek yiyorum... Çizburger almışım, kolam da var... Bir anda "laylaylom" moduna girdim... Taksim İlkyardım'un önünden geçiyorum tam, beynimden vurulmuşa döndüm! Karşımda bir afiş, "Mystery Jets 17 Nisan 2009" diye... "Anam!" dedim, "Ben gitmiyorum bugün Ska Circus'a! Buna gidiyorum ben!"... Gelin görün ki onca insana söz vermişim, e konsere gitsem kalacak yerim yok, Evrim Bey Ankara'ya gidiyor o gün... Herkese küfrettim sonra, duyurmadılar konseri diye... Üzüle üzüle gittim Evrim'e... Sonra ordan internetten baktım, DJ Setmiş... Ama Mystery Jets ne kadar DJ Set olur onu da bilemedim... Yine de yalandan ferahlattım içimi biraz... Sonra çağla almış Evrim, karşı komşusu ve aynı zamanda bir arkadaşı olan G. hanım ile onu yedik, gaza gelelim diye Sublime dinledik...

Saat 9.25 falan gibi çıktık Evrim'den, Ghetto'ya gitmek üzere... Yerini de bilmiyorduk... Dengesiz Herifler'i yakalarız dedik, 9.30 görünüyordu çünkü saati... Nasıl olsa geç de çıkarlar falan diye gittik... 9.40'da falan varmıştık Ghetto'ya... Yoldan bizi arkadaşlarım aldılar, götürdüler... Bu arada onlara sesleniyorum burdan; siz sarhoşsanız, ben değilsem, lütfen ayılın da gelin! Zira Can bana bulduğu gözlükleri 5 kere falan anlattı... Yaklaşık 25 kere falan dans ettirmeye çalıştılar, Can beni havaya falan kaldırdı ve herkes bağırmaktaydı! Neyse gittik, eğleniyoruz falan... Saat 10 oldu, Dengesiz Herifler indi sahneden! "Ee, yarım saatlik miymiş??" diye şaşırdık biz... İstanbul Ska Foundation'ı pek beğenmedik...

Deal's Gone Bad iyiydi, saksafoncularını çok beğendik... Bir de ben "Deal's Gone Bad"in yanında "Chi", The Toasters'ın yanında "USA" yazında Deal's Gone Bad Çinli sanmıştım, çok heyecanlanmıştım... Değilmiş, Chicago demekmiş o meğer... Çok üzüldüm falan... Bir de tüm gece ben bunlara nedense "Are We There Yet?" diyip durdum... Sanki adları öyeymiş gibi geldi bana... Sallandık biraz bunlarda... Bu arada ellerini yanlara aça aça, millete yumruk ata ata ilerleyen bi hatun önümüzden geçti; önümdeki oğlan da kıçına tekme attı bunun... Hatun bir anda Evrim'e dönüp garip garip el hareketleri yapıp galiba küfür etti... Ne dediğini duymadı kimse...

Ve Toasters çıktı... Evet adamlar sağlamlardı baya... Onda dans da ettim azıcık... Zorla çekip dans ettirdiler daha doğrusu... Oysa ki ben düz taban bir insanım, taban düşüklüğü var bende... Bile bile dans etmiyordum... Kendimi biliyorum çünkü, dayanmaz o bilekler o kadar saat ayakta durup bir de dans etmeye... Birileri sahneye çıktı, vokal amcam da haklı olarak "Vat dı fak ar yu duin on may siteyc?! Get davn!" dedi... Sonra millet yuhaladı falan bunları... Ayıp ettiler... Neyse efenim 1'de çıkacak dedikleri Toasters 12'de çıktı... 2'de bitecek dedikleri konser de 1'de bitti... Hayatımda ilk defa gittiğim bir konser duyurulduğu saatten erken bitti... Çok acaipti...

Konserde çok acaip insanlar vardı bu arada... İnsanlar "ne yapsak da farklı olsak" demişler heralde, çok yaratıcı saçlar vardı... Gariplerdi...

Sonra da gittik tantuni yedik, eve gittik... Evrim'in telefonla garip bir işi vardı, devamlı "zart, zort" diye sesler çıkararak bir şeyler yaptı, ben uyudum... Sabah uyandırdı beni, kahvaltı falan ettik Seinfeld izleyerek... Çilek yedik sonra... Akabinde de dışarı çıktık, o otobüse gitti ben de dolmuşla eve döneyim dedim... Kalktığımdan beri de "Jenny Owen Youngs - Coyote" söylediğim için onu dinlemeye karar verdim... Sonra hiç hoş olmayan bir gerçekle karşılaştım; iPod'um çıkdırmış! Geçenlerde bir sürü Macy Gray atmıştım, sonra yok olmuştu onlar... Sonra onları çıkarıp bir daha atmıştım falan... Bu sefer de Jenny Owen Youngsların yarısı kaybolmuş... Neyse dedim, o kadar kabanlı insanın yanında bindim dolmuşa tişörtümle... Yanıma da güzel bi hatun oturdu zaten... İlk defa Merkezkaç Kuvveti'ne şükranlarımı sundum... Evime geldim... O zamandan beri de tembellik yapıyorum... Bir de sanırım yazın 3 günlüğüne falan Paris'e gitmeye karar vermiş olabilirim...

1 haftadır hiç normal sigara içmemişim bu arada, onu fark ettim... Ayrıca kendimi çok kötü hissediyorum ben yaa... Niye sevmediğim biriyle çıkıyorum ki?? Çok saçma aslında... Öff... Gidip Dicitürk izleyeyim ben hazır bulmuşken... Hati bakalım gittim ben...

22 Mart 2009 Pazar

Dördüncü Yazı

Kendimle gurur duyuyorum şu anda yazmaya devam edebildiğim için... İsitkrarlıyım! Çok sık yazıyorum, tüketip sıkılmaktan korkuyorum bundan da... Neyse bakalım gideceği yere kadar gitsin...

Bugün sinirliyim... Üstelik ilk defa birine değil... Aslında çoğu şey güzel gidiyorsa da, ya da yoluna girmeye başladıysa da ben yine de fazlasıyla sinirliyim... Gugıl'a da çok sinirliyim... Şerefsiz açılmıyor saatlerdir... Blogger da kaydedemiyor... Ama ilginç bir şekilde Facebook, Last FM falan sorunsuz çalışıyor... Gugıl'ın nesi var?!

Başıma ne gelirse sarhoş olmamdan geliyor ama o zaman yaptıklarımın sonuçlarını unutmamın da tek yolu sarhoş olmak olduğu için açıkcası sarhoş olmaya devam edeceğim sanıyorum... Çünkü bir daha söylüyorum, duy beni Yeşil Ay, "there's solace at the bottom of the bottle"! Jenny Owen Youngs'a bazen sinir oluyorum bu kadar içten ve doğru ama basit sözler yazabildiği için... Fazla doğru...

Bu arada biraz dikkatimi dağıtmak adına Skins'den bahsedeyim diyorum... Bu haftaki bölümünden... Benim yeni sezonda en sevdiğim bölümlerden biriydi... Bir kere Emily&Naomi olan bölümler bence iyi bölümlerdir... Bilmiyorum belki kendi cinsel tercihlerim nedeniyle böyle düşünüyorum ama bence izlemesi en keyifli çift yeni sezonda... Önceki sezonda da Jal&Chris ikilisiydi... Müzikleri falan da hoştu bu bölümde... Beğendim kısacası...

Ayrıca bir de yeni Britney Spears klibi çıktı geçen hafta ve oldukça güzel bence... Başlangıcındaki haber sunucusu kadının ayrı ayrı "If u seek Amy" diyişi, hepimizin "F.U.C.K."yi düşünmemiz, sonunda "Doesn't make any sense, does it?" demesi... Bile bile düşündürülmemiz...

Özür dilerim, daha fazla devam edemiyorum... Bu seferki yazım fazlasıyla içe dönük olacak sanırım... Benim düşüncelerimi ve daha çok hislerimi okumak zorunda kalacaksınız bu defa... Yanımda ağlayan biri olduğu sürece sarhoş olduğum zaman canım yanmıyor... Onu fark ettim... Ama ben istediğimi alamıyorum o zaman bu sarhışluktan... Benim bu aralar istediğim sarhoşluk o değil çünkü... Ben şu aralar bağıra bağıra ağlatacak bir sarhoşluk istiyorum beni... Gittikçe daha çok acı çekmeme neden olsa da daha çabuk bitirir diye umuyorum çektiğim acıyı... Yarınki planlarım arasında bir küçük viski almak ve tek başıma içmek var mesela... Sonra da yazmak... Saatlerce yazmak... Mutlu olmak istemiyorum şu anda... Sadece şu aptal acı gitsin istiyorum... O aptal acı da en iyi sarhoşken ve yazarken geçiyor... Şu anda sarhoş olmam lazımdı... Şu şarkı gibi hissediyorum...

Woman
Skip in and walk like you own the place, baby
Move on
You gotta get your groove on
And take it all

Didn't you want to change the world
Like a child in flight
But then you turn and walk away
Say goodbye to another day

Hey hey ho ho...

Strong man
You're trying to raise your fists with nothing to fight
Slow down
Ain't no enemy but yourself lover

Didn't you want to change the world
Like a child in flight
But then you turn and walk away
Say goodbye to another day

Hey hey ho ho...

What's it gonna be
What's it gonna be, do you want me
What's it gonna be
What's it gonna be, do you want me
Is that even a question in your mind

So don't fuck me discontent
Like your love is spent
When I'm lying alone
Baby, where's your home
You're looking for me
It's all for free
I've got love to kill for my man of steel
Burning cold
Telling me no
You're burning cold
I can't let you go
No I can't let you go

Hey hey ho ho...

What's it gonna be
What's it gonna be, do you want me
What's it gonna be
What's it gonna be, do you want me
What's it gonna be, baby
What's it gonna be, do you want me
What's it gonna be
What's it gonna be, do you want me
Is that even a question in your mind

Şarkı bu arada Juliette and the Licks'in Got Love To Kill albümünden aynı isimli şarkı... Çok da sağlam... Sinirliyim, açım, yazamıyorum... Boks falan yapmam lazım... Ben içmeye gidiyorum...

----------------
Now playing: Britney Spears - Boys
via FoxyTunes

19 Mart 2009 Perşembe

İlk Yazı

İlk defa kendi adımı kullanarak düşüncelerimi yazdığım bir blog alıyorum, çok garip; çünkü gerçekten düşündüklerimi yazabilecek miyim bilmiyorum... Deneyeceğim en azından... Bu arada biraz bilgi vermek istiyorum blogla falan ilgili... Blog'un başlığı "What The Fuck Was I Thinking?" çünkü Jenny Owen Youngs isimli hatunun "Fuck Was I" şarkısını seviyoruz ve bence bir blog için çok anlamlı bir isim... Adresdeki "i fake it so real i am beyond fake" ise Hole isimli grubun "Doll Parts" şarkısından geliyor... Çoğu zaman da ne yazık ki doğru oluyor... Bu da sanırım ne düşündüğümle ilgili itiraf edebildiğim ilk şey...

İnsanlar bloglarına ne yazarlar diye düşündüm ve sanırım her şeyi yazacağım buraya... Bugüne kadar insanlarla paylaşmak istediğim her şeyi... Hatta kendi reklamımla başlamayı düşünüyorum... Çizgiromanımla... "www.normanthenormalboy.blogspot.com" dan bakabilirsiniz... Çok uzun anlatmak istemiyorum burda, orda var zaten...

Paylaşmak istediğim şeylerden başka biri de biraz geç de olsa son favorim viski... Azıcık bile içtiğimde beni adam gibi sarhoş edebilen tek içki sanırım... Tabi adam gibi sarhoş olmak ne o da önemli bir ayrıntı... Ertesi gün, "dün ne yapmıştım ben yaa?" diye düşündürebiliyorsa tamamdır benim için... Birkaç haftadır da tek yaptığım bu... Hatırlamamak... Adam gibi sarhoş olabilmek... Tabii ki sık sık pişman olduğum şeyleri de yapıyorum ama bazen bu aralar sık sık olduğu gibi acı çekmememin tek yolu oluyor... Ne demiş sayın Jenny Owen Youngs? "There's solace at the bottom of the bottle"... Yalan söylemiş olmasını isterdim ama söylememiş...

Bir de bu aralar müzik ve film açısından oldukça verimli zamanlarım... Eylül başında bir "izlemek istediğim filmler" listesi çıkarmıştım... Devamlı uzuyor ama bir yandan da izliyorum... Böylece hiçbir filmi unutmuyorum... Bugüne kadar 95 tane film izlemişim... Listeyi çıkardığımdan beri... Şimdi birazcık bu filmlerin bazılarından bahsetmek istiyorum...

Bir kere hayatımda beni en çok güldüren yönetmenden bahsetmek istiyorum... Kendileri tabii ki Kevin Smith! Bu adamın bugüne kadar yönettiği 19 tane film var... Ben bu filmlerden sadece 7 tanesini izleyebildim henüz ve hepsi de çok güzel filmler... Bu adamı izleyin lütfen! Adam bağımsız filmler yapıyor ama filmlerinde Ben Affleck, Matt Damon, Jason Lee, Chris Rock, Alanis Morissette gibi isimler oynuyor... Üstelik bazı filmlerinde Stan Lee ve Gus Van Sant gibi insanların da ufak rolleri var... Sonuç olarak Clerks, Mallrats, Chasing Amy, Dogma, Jay and Silent Bob Strike Back, Clerks II, Zack and Miri Make A Porno benim izlediğim filmleri ve sonuncusundan çok memnun kalmamış olsam da diğer 6 film hayatımda izlediğim en komik filmlerdi... Herkese tavsiye ediyorum...

Madem yönetmen bazında konuşuyoruz, biraz daha böyle devam edelim... Baz Luhrmann'dan bahsetmek istiyorum şimdi biraz da... Bu adamın 4 filminden 3 tanesini izledim ve tutarsız olduğuna karar verdim... İlk 3 filmi, "Kırmızı Perde Üçlemesi", biri dışında(onu izlemedim) inanılmaz görkemli ve "yeni" filmlerdi... Ama Australia'yı izlemez olaydım... Aslında bence kötü bir film değildi ama benim kafamdaki Baz Luhrmann muhteşemliğini yıktı... Baz Luhrmann benim için yeni Romeo + Juliet ve Moulin Rouge!'du... Australia'nın o klasikliği her şeyi bozdu... Bir yenilik veya görkem yoktu bence yeteri kadar... Baz Luhrmann hayranlarına kesinlikle tavsiye etmiyorum... Gerçi yine de izleyecekler biliyorum ama...

Bir de son zaman favorilerimden Richard Linklater var... Bu adama hayran olmam için sadece iki filmi bile yeter... Tabii ki bu iki film Before Sunrise ve Before Sunset... İkisi de hayatımda izlediğim en iyi filmlerden... Bir de bence özellikle Sunset... Ben yeterince bekleyemedim ama eğer bu filmlerin mükemmeliyetini görmek istiyorsanız bence sırayla izleyin ve aralarında 9 yıl bekleyin... O zaman tam olarak hissetmemiz gerek etkiyi hissedebiliriz sanırım... Bu filmlere bir de Tape'i ekleyince ben bu adamı favorilerime alırım...

Sophia Coppola ile devam etmek istiyorum şimdi... Çünkü Virgin Suicides, çünkü Lost In Translation, çünkü Marie Antoinette... Bunları söylemenin yeterli olacağına inanıyorum... Benim film zevkime ve Scarlett Johansson veya Kirstin Dunst'a biraz inanıyorsanız takip edin bu kadını! Ve kısa filmlerini bulun bana...

Daha devam etmek istiyorum, edeceğim de; ama şu anda daha fazla yazamayacağımı hissediyorum filmler ve/veya yönetmenlerle ilgili... Daha sonra 2008 Oscarlarıyla devam edeceğim... Tabi bu demek değil ki müzikle ilgili yazmayacağım... Bu aralar oldukça "electro hip-hop", "indie hip-hop" veya "party hip-hop" denilen şeyi dinliyorum... Ve favorilerim de Spank Rock ve Kid Sister... Şimdi birazcık Kid Cudi de öyle sanırım... Onun dışında The Cool Kids dinlenmesi gereken bir grup kesinlikle... Çok iyiler... Diğer önereceğim isimler de The Kills, We Smoke Fags, Bono Must Die, The Clik Clik, son iki albümüyle Britney Spears, Candence Weapon, yeni kayıtlarını Myspace'de bulabileceğiniz Dengesiz Herifler, The Automatic(ilk albüm), Mystery Jets, yeni albümüyle Lily Allen, Hole, Jenny Owen Youngs ve Laura Marling...

Dizilerim başladı bu hafta tekrar... Skins zaten ara vermemişti, How I Met Your Mother geçen hafta başlamıştı falan biliyorum ama One Tree Hill ve Gossip Girl'ü de geri aldık bu hafta... İkisi de yeni sezonuyla sağlam hayal kırıklığı yaşatıyorlar... Diğer taraftan Skins yeni karakterlerle devam etme kararı almış olmasına rağmen hâlâ çok sağlam... Her Perşembe gece 4'e kadar beklememi engellemiyor... O da önümüzdeki hafta sezon finalini yapacakmış ne yazık ki... Coupling kadar olmasın, sezonları çok kısa sürüyor... İngiliz dizilerinin özelliği midir nedir? How I Met Your Mother ise bu sezon daha az "süper" bölüm yapsa da hâlâ çok sağlam gidiyor bence...

Başka bir şey de Neil Gaiman'ın Sandman'inin bir kitabının daha Türkçe'ye çevrilmiş olması... Okumuştum ben bu sayıyı aslında önceden, o yüzden Türkçesini okumadım, çevirisi veya basım kalitesi hakkında yorum yapamayacağım ama bu sayı benim en sevdiğim sayılardan biridir...

Bir başka yeni ve güzel olay da Uğur Gürsoy'un Fırat'ının albümünün çıkmış olması... Uykusuzları aldıysanız pek önemi yok ama benim gibi yeterince takip edememiş insanlar için güzel bir arşiv şeklinde...

Bill Watterson'ın Calvin ve Hobbes'unun da yeni kitabı Türkçe'ye çevrildi yakın zamanda ve oldukça da güzel olmuş... Espriler yine çok çocukça ama yetişkince ve komik... Tavsiye ediyorum onu da...

Bir de bu çok uzun zamandır düşündüğüm bir şey, Gerhard Richter'ın Betty isimli tablsu sanırım tüm dünya üzerindeki en inanılmaz tablolardan biri... Üstelik yağlı boya olduğu gerçeği onu daha da inanılmaz yapıyor sanırım...

Bir fotograf paylaşmak istiyorum bir de sizlerle... Fotografı çeken kim bilmiyorum ama izini sürebildiğim kadarıyla http://www.salfordchurch.org/Concerts.html sitesinden bulunmuş, ben Last FM'den aldım... Laura Marling konserinden bir sahne...

Bugünlük benden bu kadar... Umarım hevesim çabuk geçmez, yazmaya devam ederim... şimdi ödev yapmalıyım... Saygılar...